Nefes almayı kestikten sonra oksijene ne diye ihtiyaç olsundu ki? Bana sevinçten ciğerlerimi çatlatacak bollukta oksijenli hava vaad ediyordun şimdi. Oysa ben bu oksijen karbondioksit işlerini çoktan bırakmıştım. Ben emindim, bundan sonra gövdesine güvenle başımı yasladığım ağacım olmayacaktın. Saçlarımın lülelerinde, dallarının gölgeleri olmayacaktı. Kesinlikle, istemiyordum. Sonra sen ilk kez yapraklarını tepemden çektin. Sessizce... Aniden onu gördüm: İçinde bulunduğum fanusun buharlı camlarını. Boynum, bileklerim, ellerimin çizgileri dahi ıslak, buruşuk ve bayatmış. Başım, koca yuvarlak bir kütleymiş. Onu taşımak ne zormuş! Tenimde kıpırdayan dallarının gölgeleri yokken ben zaten hiç hareket edemezmişim. Ben, o ağacı çok sevmişim. Bizim oksijenimizi ve bizim karbondioksitimizi... Doğaya birlikte şükrettiğimiz, ve onu birlikte tükettiğimiz zamanları, hepsini!
Merak, heyecan ve korkuyla bedeninde başımın oyuğunu aradım, şükür, kaybolmamış! Bil ki; dört mevsim yanındayım.
Fanusun camı ise çoktan tül kadar hafifledi, fırtınalı bir günde uçup gitti.
Gizem Pınar 11.03.11 00.22
1 comment:
sanırım birilerini fena küstürdüm...
Post a Comment