Sunday, May 10, 2009

--erkenden büyütenlere--

Kocaman bir sinekti o.
Belki küçüktü de çok siyah duruyordu beyaz perdelerin üzerinde.
O yamyassı, el sabunu gibiydi belki kayarken camdan.
Ama o çirkin sesler çıkardı.
Ben güzel şarkılar söyledim hep.
Sesim çıktı öyle mekanik, öyle cızırtılı o sinekten.
Öyle çirkin sesim, öyle yok kanatlarım...
Çarptı kendini kornişlere,
Pencere koluna kendini...
O durdu beyaz bir gömlekte siyah bir düğmecik gibi.
Çıkartıp atmak, soyunmak vardı ya şimdi olsun.
O çıplak doğdu, minicikti ama yine siyahtı.
O tombuldu, yamyassı bir el sabunu gibi.
O çirkin seslerle ağladı doğduğunda.
Hediye ettiğini sandı güzel melodileri şarkılarla...
Diğer cam açıktı çıkamadı ordan.
Geldiği yerden gitmek istiyordu yalnız.
O kocaman bir ufaklıktı.
Hiç yaramazlık yapamamıştı öyle çirkin hissetmişti kendini.

GİZEM PINAR 10. 05.09 13.46

Sunday, April 19, 2009

Deniz kestanesine en içten teşekkürlerimle...


Ne güzel değil mi böyle bulutluyken dalgalar,
Tutup çekiyorlar etimden cımbızmış gibi,
Ayağımdaki deniz kestanesinin dikenini.
O kadar derinlere açılmasaydım
Ve bu kadar kuma gömülmeseydi ayaklarım,
Bir kayanın üzerinde
Bir yosuna sarılı olduğunu görecektim,
Yakamayacaktım canını.
Üzerine basarak gidemeyecektim kendimden.
Bu minik, derin, siyah acı,
Ayakparmağımda noktalaşamayacaktı.
Nereye batarsa orası en acıyan yerinmiş meğer.
Nereye dokunsa ruhunu cimciklermiş.
Saplanır kalırmış jöle gibi kıvrınan yağlarına,
Dibe çekermiş kendini, itermiş daha derine.
En kaslı en kırmızı olduğunu düşündüğün yerde
Zonklarmış ve yorulur, erirmiş kasların.
Yine de sen denizi hiç bu kadar sevmemiş olursun.
Bu kadar bulutlu ve çamurluyken belki...
Kayalar ve zaman varken arada 16yaşımdan kalan,
Tortusuz, rutubetsiz, yoğun, altın sarısı, taptaze aşk varken
Güneşe tuttuğunda masmavi kesilirmiş deniz kestanesi.
Bir parçası ayağındadır acırsın ona, acır canın.
Kolu muydu o diken,
Uzun beyaz elleri miydi?
Düşünür düşünür kasılır parmakların.
O kendi kendine gitti sanırken
Küçük bir sivilce bıraktı derken,
O sapsarı yine,
Damlar parmağından iltihabının suyu,
Gözlerinin yaşıyla...
GİZEM PINAR 19.04. 09 16.05

Thursday, April 2, 2009

içimdeki adam ve şiiri

içimdeki adam
ne zamandır ordasın sen?
sakalların uzadı ve eskiden daha cılızdı kolların
Türkçe öğretmeni adı Kemal olan,
Ya da Kenan olan türkçe öğretmeni, düşünmüştü;
2 sıranın ortasında ayakta dururken.
Sıralardan birine hafifte yaslanarak demişti:
'Bir erkeğe şiir yazılamaz diye...'
yazılmamıştır hiç...
Çünkü kabadır onlar,
kabayız biz diye...
Çünkü bel ile kalça arasına hayali bir elips çizilemeyecek kadar,
Düz ve keskindir hatları.
Ve üşüdüklerinde alınmış tüylerinin kökleri minik yumrular oluşturamayacak kadar
Kıllı ve sıcaktırlar.
Çünkü kollarını kaldırdıklarında,
Yüzdüğü denizinden havalanmak üzere kanatlarını açan martıya benzemekten
Uzaktırlar leylak rengi ipek bir gecelikten olduğu kadar.
İyi ki de öyledir gerçi.
Ve saçları,
Saçları hiçbir paragrafın sonunda lüleleşip sarkamaz bir satırbaşına.
Kirpiklerinden ve dudak kenarlarından bahsetmez erkeğinin, hiçbir kadın.
Çünkü gözkapaklarına ışık düştüğünde
Çöldeki, suya aç çatlaklar gibi çizgiler belirmez yanaklarında.
Ve kıvrılmaz boyunları Sandro Batticelli tablolarındaki gibi.
Kalın enselerinde kaslar hareketlenir, olağandır.
Dudaklarındaki çizgileri kucakladığında,
şaşırmazsın: sormazsın hangi ağaçtan düşüp te bu kadar damarlanabilmiş bu yaprak diye..
Sıcak değildir parmak uçları soğuk olmadığı kadar...
Elleri sopayı, direksiyonu, iş makinelerini kavrayabilir ama
Durgun suda rüzgar nasıldır bilir misin?
Arı kanatları kadar zardan, ince, notalar dökülmüş gibi üzerine
Kırılgan, parlak, kül kahvesi rüzgarları..
O rüzgarlarla yıkanan ürkek dalgalar gibi yükselmez elleri.
Sarılmaz; iki parantez olur da belki kolları,
Açılır ve açıldığı gibi kapanır yine de benzetilemez uyku çiçeğine balkonundaki.
İşte sen içimdeki adam,
Ne güzel tanımlanamıyorsun öyle.
Uzun zamandır ordasın yüzünü bile görmedim üstelik.
Sen kaba
Sen,
kirpiklerin,
Ve saçların senin...
Ellerin bir de...
Sakalların uzadı,
Cılız değil artık kolların...


GİZEM PINAR 28. 03.09 01.42

01.04.09

Para bulmaya çalışacak; gelecektim ziyaretine.
Trene binecektim, uzayacaktı yolculuk ama olsun
Kavuşmayı düşlemek öyle tatlı ki;
Ahududuları hatırlatır bana hep,
Çalıların arasından gülkurusu renkleriyle minik köpükler gibi...
Kitabımı okuyacaktım, başımı cama dayamadığım, düş kurmadığım zamanlarda.
Bulutlara bakacaktım yine de bir üvez uçacaktı burnumla kirpiğim arasında.
Huzursuzlanacaktım bir süre; dağılacaktı demin düşündüklerim.
Karşımda uyuklayan sakallı adama bakacaktım.
Burnu öyle sivri görünüyor olacaktı ki
Sakalı havuz olsa, burnu tramplen olurdu diye düşünecektim.
Oniki yaşlarında iki çocuk vagonları gezintiye çıktıkları için,
Şöyle bir bakacaklardı sakallı adamla bana.
Sonra güleceklerdi az önceden kalma bir haylazlıkla.
Çantamı açıp bakacaktım ben.
Bazen nedensizce açarım sanki değişik birşey bulur da oyalanırım diye.
Hiç şaşırtmaz beni koyduklarım dışında bir şey çıkarak içinden.
Duracaktı tren arada bir, çocuğunun peşinden koşan annenin yorgunlukla durması gibi..
Birileri küçük çantalarını alacaklardı dizlerinin dibinden,
Birileri üste koyduklarını almak için kalkarken düşecekti bellerindeki kazakları.
Hava sıcak olacaktı olmasına ama bu mart öyle soğuk geçmişti ki
Hep endişeli olacaktı insanlar, bazı yaşlı bayanlar şemsiye bile taşıyacaklardı.
Düdük ötecekti; tekrar koşmaya başlar gibi annesi, çocuğunun ardından.
Gelecektim sonra ben Ankara'ya.
İnecektim bir yerde daha önce ne görmüş ne duymuş olacaktım burayı.
Soracaktım birilerine ve kaybolacaktım belli ki.
Adresler konusunda ne denli kötüyüm, bilirsin.
Ceketimi çıkarıp sokuşturacaktım çantama.
Ve birine, birine daha soracaktım belki.
Sonra bulacaktım, bulacaktım ama
Göremeyecektim ya seni,
Adını okuyacaktım dünyanın en çirkin taşından.
En sevmediğim renk olacaktı beyaz.
Çiçek bırakacaktım sana ama vazo bulamazdın.
Kuşlar gelecekti ve ben sevmezdim bir daha onları.
Şiirleri koyacaktım bir köşeye,
Birini okuyacaktım sana ve hiç duygulanmayacaktın çünkü biliyorsun;
Ben okurken tutkulu değilim yazarkenki gibi...
Ve şaşıracaktım yine; nasıl oluyor da başkalarının şiirlerini yüksek sesle okurken
Şairlerden daha çok duygulanıyor bazıları diye.
Sen birşey demeyecektin sanırım.
İngilizce birşeyler okuyacaktım sana.
Nasıl unutabildiğimi düşünecektin bir dili bu kadar kolay...
Kızacaktın belki ama belli etmezdin bana.
Sonra King, gitmem gerekecekti benim.
Sen sigarayı bırakacağını söylemiştin ama
Ben sana çikolatalılardan bırakacaktım biraz.

Para bulmaya çalışacak; gelecektim ziyaretine.
Trene binecektim, uzayacaktı yolculuk ama olsun
Kavuşmayı düşlemek öyle tatlı ki;
Ahududuları hatırlatır bana hep,
Buruk bir tat bırakan ağzımda,
Acılaşan,
Dökülünce iz bırakan,
İçi sıvı dolu çirkin kabarcıklar...
Görmedim onları çalıların arasında.
Yemedim.

GİZEM PINAR 01.04 09 01.47