Tuesday, May 3, 2011

Ağacıma

Nefes almayı kestikten sonra oksijene ne diye ihtiyaç olsundu ki? Bana sevinçten ciğerlerimi çatlatacak bollukta oksijenli hava vaad ediyordun şimdi. Oysa ben bu oksijen karbondioksit işlerini çoktan bırakmıştım. Ben emindim, bundan sonra gövdesine güvenle başımı yasladığım ağacım olmayacaktın. Saçlarımın lülelerinde, dallarının gölgeleri olmayacaktı. Kesinlikle, istemiyordum. Sonra sen ilk kez yapraklarını tepemden çektin. Sessizce... Aniden onu gördüm: İçinde bulunduğum fanusun buharlı camlarını. Boynum, bileklerim, ellerimin çizgileri dahi ıslak, buruşuk ve bayatmış. Başım, koca yuvarlak bir kütleymiş. Onu taşımak ne zormuş! Tenimde kıpırdayan dallarının gölgeleri yokken ben zaten hiç hareket edemezmişim. Ben, o ağacı çok sevmişim. Bizim oksijenimizi ve bizim karbondioksitimizi... Doğaya birlikte şükrettiğimiz, ve onu birlikte tükettiğimiz zamanları, hepsini!
Merak, heyecan ve korkuyla bedeninde başımın oyuğunu aradım, şükür, kaybolmamış! Bil ki; dört mevsim yanındayım.
Fanusun camı ise çoktan tül kadar hafifledi, fırtınalı bir günde uçup gitti.


Gizem Pınar 11.03.11 00.22

Sunday, April 3, 2011

yaşasın!


http://www.liszthaftalari.com/

Thursday, February 24, 2011

chopin- nocturne in c minor






...hep bana biri çiçek alsın istemiştim. Ben sevinçle koşarak vazoya koyayım onları. Sularına buz atayım. Buz, çiçeği taze tutarmış. İhtiyacım olmayan bu bilgiyi hep sakladım. Gidip gelip bakayım çiçeklerime. Hep daha çok aşık olayım çiçeğe, doğaya, bu çiçekleri bana getiren ellere, o ellerin sahiplerine...
Bugün benim çiçeğim oldu. Buz, çiçeği taze tutarmış ya, buzlarım var benim. Ama keşke suyum kalmış olsaydı. Belki buzları eritip su yapmalıyım çiçeklerim için. Ama bu kez buzlarım olmayacak.

Gizem Pınar 24.02.11 18.02

MozartBond- Igudesman&Joo


DEĞİŞİM!

Yumuşak, kıvamlı, yoğun ve sakin olduğundan durmayın, ısırın şimdi! Ama lütfen dilinizin pütürlerinde onu gezdirmeden önce, öylece ağzınızın içinde durmasına izin verin. Sadece bir kaç dakika... Aceleden kimseye gerçek tadını gösteremeyenle siz tanışın; Akışkanlık ve acılık ile... Ama,
Belki de en doğrusu sizinki, çabucak yiyip yutmak, tüketmek! Hem herkes likörlü çikolata sevmez. Belki ben de artık...?

Gizem Pınar 24.02.11 15.22

Wednesday, February 23, 2011

Rachmaninoff- concerto no:3 in D minor




Zamanlamada hata yapmamak gerek. Kışın bikiniyle sokakta yürür gibiyim. Üşüyorum! Kırk kere dedim ki; beni denizden nefret etme durumuna getirmeyin! Sonra yelkenli hediye etseniz de çoktan gitmiş oluyorum ben sahilden. Üstelik sadece denizden değil, kumdan, kovadan kürekten, balıktan, su üstünde yüzen martıdan, açık gökyüzünden, güneşten, bu mevsimden, ve yazı getiren ilkbahardan hepsinden gitmiş oluyorum. En kötüsü de ' bu sahile hiç gelmemeliydim belki de' diyen kendimden...
Kırk kere söyledim zamanlamada hata yapmamak gerek diye. Sırf bağırmayı sevmediğim için, kırkını da ben dinledim.

Gizem Pınar 23.02.11 16.46

Tuesday, February 22, 2011

Sanfilippo&Grassow-ambessence piano&dronos 5








Bruno Sanfilippo parçaları gibiyim. Paramparça olmamın yanı sıra parçalarımın bir ifadesi de yok. Mutsuz değilim, mutlu değilim. İyi ki buluğ çağında bol bol ağlamış, çocukken bol bol gülmüşüm. Sahi neye bu kadar gülmüşüm? Bu soruyu sormadan önceleri gülerdim.
Korkulacak birşey yok. Bunun adı depresyon değil. Depresyonu derece yaparak bitirdim, bildiğim şeyi yeniden okumaya zamanım yok. Hem ne demiş Twain; Hiç bir zaman okulumun, eğitimimi engellemesine izin vermedim. Şu anki eğitimim hayalkırıklığı üzerine. Buradan kazandığım diplomayı da belleğimin duvarına yapıştıracağım.


Gizem Pınar 22.02.11 22.25

hiromi- time's up!



Yazsam hüznün çoğu gidecek, azı kalacak. Ki kesip koparmaya yarayan da azı dişleri değil midir? Dün bu dişlerle kemirdim kendi kalbimi. O kadar sertti ki anlatamam. Bir an hiç kopmayacak sandım, biraz da gururlandım taş gibi yürek diye. Nihayet ısırabildiğimde farkettim tadı acıydı!
Anneannem turşuların arasına bir iki tane de minik, acı biberlerden atar. Acısı ötekilere de sinsin diye. Çünkü bu acının inanılmaz bir lezzeti vardır. Benim kalbin acılığı da keşke böyle olsaydı. Ama çok inanıp beklediğim için sinme kısmı tastamam olmuş! Çiğnerken anladım; azı dişlerim sızlıyordu!


gizem pınar 22.02.11 17.42

Monday, February 21, 2011

Beirut - Elephant Gun




İÇİNDEKİ BOŞLUĞU, YEMEKLE DOLDURMACA OYUNU
Mantığı kolay bu oyunun! Ve belki de oyunun en güzel yanı da tek kişilik olması. İçindeki boşluk eskisi gibi dolar mı bilinmez ama nasıl olsa tek kişilik oyunda ikinci olma şansı yok! Bu yüzden oynanması gereken bir oyun! Yemek lazım! Beklenilenle yemek yeme uğruna aç mideyle durduğun köşelerdeki yemeklerden ye! Makarnacı vardı, mısırcı, bir de pastane. Hepsini birbirine kat da ye! Beklenilene güzel görünmek için sürdüğün pudra var ya; işte dök üzerine makarnanın, pudra şekerini. Yediklerinin güzel olması gerekmiyor bu oyunda. Zaten kim ilişkisinde umduğunu görmüştür ki; sadece bulduğunu yemiştir. Kaldığım açlık adına, bugün ve bundan sonra hep yemek yiyeceğim! Çünkü seni artık beklemiyorum.

Gizem Pınar

inanmak

Sen n dersen de,
İnanmayacağım yine de sevdiğine.
Beni ne doktorlar ne mühendisler
sevmedi de sever taklidi yaptılar ustalıkla.
Ben inandım saygımdan.
Ve şimdi senin ne önlüğün var ne stetoskobun boynunda.
Ne kalın camlı gözlüklerin ve dağınık saçların...
Ama artık çok geç,
Ameliyathaneymiş orası, kalp ritmi eşliğinde şarkı söylediğim...
Hantal yapılar arasında kocaman kalemlerle şiirler yazmışım.
Eskittim bile inançlarımı.
Tonton bir nine oldu İnanç hanımefendi.
Eski devrimcilerden eşi İnan dedeyle yeşil kadife koltuklarda ellerini kavuşturur
da otururlar.

Şimdi yani; sen n dersen de
El ele koşmak için bir neden sunamayacaksın bana.
Avuçlarımın içinde bembeyaz ürkek bir fare
-hamster değil basbayağı fare-
Onu bırakmak için bir ağaç kovuğu bakınarak yürüsem yürüsem,
Sıkılırsın yanımda elimsiz, kolumsuz neredeyse bensiz yürümekten.
Oysa İnanç nine de İnan dede de huzurlular kendi ellerini avuçlarlarken.
Diyeceğim o ki; benim bir elim, ötekine uygun.
Sen söylesen de beni sevdiğini,
Avcumdaki farenin devam eder kalbi atmaya.
O ritmle ben,
şarkılar söyledim:
Yalnızlık şarkıları,



GİZEM PINAR 14.04.10 23.05

bahtiyar

Bundan daha bahtiyar olamazdım
Yo, yo gerçekten öyle.
Yaşattığınız acı, dizeler döktürttü bana
Ha iyi, ha kötü, olsun!
Bir nevi kullandım sizi.
Burada aldatan benim evet!
Dün gece bu vakitlerde
bir şiirle sevişmekteydim ardından müzik geldi.
Öyleyse biseksüel sayılabilir miyim,
Belki!

Ben bundan daha bahtiyar olamazdım
Yo, yo gerçekten öyle
Şimdi izin verin de sigaranızı yakayım.
Hof pof hof pof
Kederin de dumanın da sesi aynı, değil mi?
Burada bunları işiten benim, evet!
Dudaklar sizin, kelimeler de öyle.
Hep sevdim sizi ve size ait olanı.
Yine de şimdi yalnız olduğum söylenebilir mi?
Belki!

GİZEM PINAR 14.04.10 23.41

çilek bademcik

Benim şu soldaki; çilek bademcik-miş.
Öyle kırmızı, öyle pürüzlü ki,
Krem şantiye bulayıp da yiyesim geliyor
Yutulacak gibi de değil ki
Boğazımın oralada bir salkım;
Öyle muhtaçki sevgiye,
Geleni gideni katıyor kendine.
Sonra sonra öğreniyor,
Şişip de sızım sızım sızlayınca,
Dert yanıyor bana:
-...Seviştiğim hava hep mikrop taşımış bana
diye sızlana sızlana...
Kızıyorum elbet:
-Senin gönül maceralarından hastayım ben hep
diye sızlana sızlana
Öyle kırmızı, öyle pürüzlü ki ama
Dayanamıyorum
Öksürüyorum;
Belki kopar boğazımdan da
Yutarım diye onu.


GİZEM PINAR 07.02.10 13.36

Saturday, February 19, 2011



herşey çok mantıklı. Söylenen zekice sözler, akıllıca cevaplar var. Ama duyguya rastlayamıyorum çoğu zaman. Saf, katıksız, zekanın sivriliğinden yoksun, masum, yumuşak, şeffaf duygular...

Sunday, May 10, 2009

--erkenden büyütenlere--

Kocaman bir sinekti o.
Belki küçüktü de çok siyah duruyordu beyaz perdelerin üzerinde.
O yamyassı, el sabunu gibiydi belki kayarken camdan.
Ama o çirkin sesler çıkardı.
Ben güzel şarkılar söyledim hep.
Sesim çıktı öyle mekanik, öyle cızırtılı o sinekten.
Öyle çirkin sesim, öyle yok kanatlarım...
Çarptı kendini kornişlere,
Pencere koluna kendini...
O durdu beyaz bir gömlekte siyah bir düğmecik gibi.
Çıkartıp atmak, soyunmak vardı ya şimdi olsun.
O çıplak doğdu, minicikti ama yine siyahtı.
O tombuldu, yamyassı bir el sabunu gibi.
O çirkin seslerle ağladı doğduğunda.
Hediye ettiğini sandı güzel melodileri şarkılarla...
Diğer cam açıktı çıkamadı ordan.
Geldiği yerden gitmek istiyordu yalnız.
O kocaman bir ufaklıktı.
Hiç yaramazlık yapamamıştı öyle çirkin hissetmişti kendini.

GİZEM PINAR 10. 05.09 13.46

Sunday, April 19, 2009

Deniz kestanesine en içten teşekkürlerimle...


Ne güzel değil mi böyle bulutluyken dalgalar,
Tutup çekiyorlar etimden cımbızmış gibi,
Ayağımdaki deniz kestanesinin dikenini.
O kadar derinlere açılmasaydım
Ve bu kadar kuma gömülmeseydi ayaklarım,
Bir kayanın üzerinde
Bir yosuna sarılı olduğunu görecektim,
Yakamayacaktım canını.
Üzerine basarak gidemeyecektim kendimden.
Bu minik, derin, siyah acı,
Ayakparmağımda noktalaşamayacaktı.
Nereye batarsa orası en acıyan yerinmiş meğer.
Nereye dokunsa ruhunu cimciklermiş.
Saplanır kalırmış jöle gibi kıvrınan yağlarına,
Dibe çekermiş kendini, itermiş daha derine.
En kaslı en kırmızı olduğunu düşündüğün yerde
Zonklarmış ve yorulur, erirmiş kasların.
Yine de sen denizi hiç bu kadar sevmemiş olursun.
Bu kadar bulutlu ve çamurluyken belki...
Kayalar ve zaman varken arada 16yaşımdan kalan,
Tortusuz, rutubetsiz, yoğun, altın sarısı, taptaze aşk varken
Güneşe tuttuğunda masmavi kesilirmiş deniz kestanesi.
Bir parçası ayağındadır acırsın ona, acır canın.
Kolu muydu o diken,
Uzun beyaz elleri miydi?
Düşünür düşünür kasılır parmakların.
O kendi kendine gitti sanırken
Küçük bir sivilce bıraktı derken,
O sapsarı yine,
Damlar parmağından iltihabının suyu,
Gözlerinin yaşıyla...
GİZEM PINAR 19.04. 09 16.05

Thursday, April 2, 2009

içimdeki adam ve şiiri

içimdeki adam
ne zamandır ordasın sen?
sakalların uzadı ve eskiden daha cılızdı kolların
Türkçe öğretmeni adı Kemal olan,
Ya da Kenan olan türkçe öğretmeni, düşünmüştü;
2 sıranın ortasında ayakta dururken.
Sıralardan birine hafifte yaslanarak demişti:
'Bir erkeğe şiir yazılamaz diye...'
yazılmamıştır hiç...
Çünkü kabadır onlar,
kabayız biz diye...
Çünkü bel ile kalça arasına hayali bir elips çizilemeyecek kadar,
Düz ve keskindir hatları.
Ve üşüdüklerinde alınmış tüylerinin kökleri minik yumrular oluşturamayacak kadar
Kıllı ve sıcaktırlar.
Çünkü kollarını kaldırdıklarında,
Yüzdüğü denizinden havalanmak üzere kanatlarını açan martıya benzemekten
Uzaktırlar leylak rengi ipek bir gecelikten olduğu kadar.
İyi ki de öyledir gerçi.
Ve saçları,
Saçları hiçbir paragrafın sonunda lüleleşip sarkamaz bir satırbaşına.
Kirpiklerinden ve dudak kenarlarından bahsetmez erkeğinin, hiçbir kadın.
Çünkü gözkapaklarına ışık düştüğünde
Çöldeki, suya aç çatlaklar gibi çizgiler belirmez yanaklarında.
Ve kıvrılmaz boyunları Sandro Batticelli tablolarındaki gibi.
Kalın enselerinde kaslar hareketlenir, olağandır.
Dudaklarındaki çizgileri kucakladığında,
şaşırmazsın: sormazsın hangi ağaçtan düşüp te bu kadar damarlanabilmiş bu yaprak diye..
Sıcak değildir parmak uçları soğuk olmadığı kadar...
Elleri sopayı, direksiyonu, iş makinelerini kavrayabilir ama
Durgun suda rüzgar nasıldır bilir misin?
Arı kanatları kadar zardan, ince, notalar dökülmüş gibi üzerine
Kırılgan, parlak, kül kahvesi rüzgarları..
O rüzgarlarla yıkanan ürkek dalgalar gibi yükselmez elleri.
Sarılmaz; iki parantez olur da belki kolları,
Açılır ve açıldığı gibi kapanır yine de benzetilemez uyku çiçeğine balkonundaki.
İşte sen içimdeki adam,
Ne güzel tanımlanamıyorsun öyle.
Uzun zamandır ordasın yüzünü bile görmedim üstelik.
Sen kaba
Sen,
kirpiklerin,
Ve saçların senin...
Ellerin bir de...
Sakalların uzadı,
Cılız değil artık kolların...


GİZEM PINAR 28. 03.09 01.42

01.04.09

Para bulmaya çalışacak; gelecektim ziyaretine.
Trene binecektim, uzayacaktı yolculuk ama olsun
Kavuşmayı düşlemek öyle tatlı ki;
Ahududuları hatırlatır bana hep,
Çalıların arasından gülkurusu renkleriyle minik köpükler gibi...
Kitabımı okuyacaktım, başımı cama dayamadığım, düş kurmadığım zamanlarda.
Bulutlara bakacaktım yine de bir üvez uçacaktı burnumla kirpiğim arasında.
Huzursuzlanacaktım bir süre; dağılacaktı demin düşündüklerim.
Karşımda uyuklayan sakallı adama bakacaktım.
Burnu öyle sivri görünüyor olacaktı ki
Sakalı havuz olsa, burnu tramplen olurdu diye düşünecektim.
Oniki yaşlarında iki çocuk vagonları gezintiye çıktıkları için,
Şöyle bir bakacaklardı sakallı adamla bana.
Sonra güleceklerdi az önceden kalma bir haylazlıkla.
Çantamı açıp bakacaktım ben.
Bazen nedensizce açarım sanki değişik birşey bulur da oyalanırım diye.
Hiç şaşırtmaz beni koyduklarım dışında bir şey çıkarak içinden.
Duracaktı tren arada bir, çocuğunun peşinden koşan annenin yorgunlukla durması gibi..
Birileri küçük çantalarını alacaklardı dizlerinin dibinden,
Birileri üste koyduklarını almak için kalkarken düşecekti bellerindeki kazakları.
Hava sıcak olacaktı olmasına ama bu mart öyle soğuk geçmişti ki
Hep endişeli olacaktı insanlar, bazı yaşlı bayanlar şemsiye bile taşıyacaklardı.
Düdük ötecekti; tekrar koşmaya başlar gibi annesi, çocuğunun ardından.
Gelecektim sonra ben Ankara'ya.
İnecektim bir yerde daha önce ne görmüş ne duymuş olacaktım burayı.
Soracaktım birilerine ve kaybolacaktım belli ki.
Adresler konusunda ne denli kötüyüm, bilirsin.
Ceketimi çıkarıp sokuşturacaktım çantama.
Ve birine, birine daha soracaktım belki.
Sonra bulacaktım, bulacaktım ama
Göremeyecektim ya seni,
Adını okuyacaktım dünyanın en çirkin taşından.
En sevmediğim renk olacaktı beyaz.
Çiçek bırakacaktım sana ama vazo bulamazdın.
Kuşlar gelecekti ve ben sevmezdim bir daha onları.
Şiirleri koyacaktım bir köşeye,
Birini okuyacaktım sana ve hiç duygulanmayacaktın çünkü biliyorsun;
Ben okurken tutkulu değilim yazarkenki gibi...
Ve şaşıracaktım yine; nasıl oluyor da başkalarının şiirlerini yüksek sesle okurken
Şairlerden daha çok duygulanıyor bazıları diye.
Sen birşey demeyecektin sanırım.
İngilizce birşeyler okuyacaktım sana.
Nasıl unutabildiğimi düşünecektin bir dili bu kadar kolay...
Kızacaktın belki ama belli etmezdin bana.
Sonra King, gitmem gerekecekti benim.
Sen sigarayı bırakacağını söylemiştin ama
Ben sana çikolatalılardan bırakacaktım biraz.

Para bulmaya çalışacak; gelecektim ziyaretine.
Trene binecektim, uzayacaktı yolculuk ama olsun
Kavuşmayı düşlemek öyle tatlı ki;
Ahududuları hatırlatır bana hep,
Buruk bir tat bırakan ağzımda,
Acılaşan,
Dökülünce iz bırakan,
İçi sıvı dolu çirkin kabarcıklar...
Görmedim onları çalıların arasında.
Yemedim.

GİZEM PINAR 01.04 09 01.47

Sunday, December 14, 2008

The King




OĞUZ ÖNDERER,

Adının büyük harfle yazılması dil kurallarından değil gerçekten de özel olduğundan...

King,
Şimdi vodka var, Bon Jovi'den 'it's hard' çalıyor. (bana fahrenheid albümünü sen vermiştin ve cross road tabi ki) Mumlar var, ben varım ama sen yoksun!

İçeri gülümseyerek girip 'selam' demiyorsun. Siyah deri ceketini ve bağları açık ayakkabını çıkarmadan içeri girmiyorsun bu kez.
'Sigarayı çok yakında bırakıyorum Gizem' deyip çikolatalı sigaranı çıkarmıyorsun.
Bana demiyosun: -'Yalnız kalmayı ben istemedim.' diye... Sigaranın dumanı gözüne kaçmıyor o an. Duman, halkalar oluşturarak yükselmiyor. Bir tek sen anladın beni King!
-'Neden bana kral diyorsun?'
-'I don't know but i know you're my English teacher, my friend,the one who really understand me!'
Aynı anda ne kadar çok kişi sana benziyor böyle hocam? Esmer bir adama benzettim seni önce. Sonra köşe başında annesini bekleyen küçük kıza...

Çikolatalı sigara kokusunu ama en çok ta seni özledim Oğuz Hoca'm.
'Bazen annelerin sözünü dinlememek gerek!' Güldün göz kırparak...

Beni hep dinledin! Üzüldük seninle. Parmakların masada hep kıpırdandı. Öyle heyecanlıydın ki 'bulmak önemli değil, bulmak için çabalamak heyecan verici' derdin.
Ben o zamanlar senin kadar heyecanlanamıyordum. Ve senin 'genetik' denince kocaman açılıyordu gözlerin.
Şimdi ben hep heyecanlıyım. Sanki senin heyecanını ben emdim, sana hiç bırakmadığım için sen...

Carrefour'da 2. katta oturup kahve içmiştik.
Artık oraya gidemiyorum King!
-'Am i a King?'
-'Yes, and you're my English teacher, my friend, and the only one who care about me!'
Carrefour'da o kafenin önünden geçemiyorum. Karnım ağrıyor. İnsanlar karınlarıyla hisseder değil mi King? Karnım çok ağrıyor.

Öss biter bitmez seni arayacaktım. Hemen İspanyolca'ya başlayacaktık. Belki astronomiye ilgin başlayacaktı. Ve bu kez masada otururken 'astronomi' kelimesi geçtiğinde parmakların oynayacaktı.
Çocuklarını anlatacaktın bana: Şeref ve Zerrin...Çılgınca sevinecektin onlardan bahsederken. Ama onlar geldiklerinde hayal kırıklığı yaşayacaklardı.

Seni aramadım King! Öss bitmeden aramayacağım dedim kendi kendime. Neden o aptal sınav için erteliyordum herşeyi? 'I don't know but you're the only one who really believe me!'
1Nisan...
1Nisan...

Kimse beni aramasın!
Ruhum gidiyor intihar etmeye...

GİZEM PINAR 13.12.08 00.46

Thursday, December 4, 2008

Oysa ben sadece...

Bir gün biri bana bir şey dedi. O gün hiçbir şey yapamaz hale geldim
-'o, şundan ve bundan başkasını yapamaz!'
Oysa çocuktuk. Herkes birşeyler söylüyordu. Ama bir daire yapıp içine yuvamı kurmuştum. 4-5 yaşlarımızda kuzenimle birlikte koltukların minderleriyle ev yaptığımız gibi...
Bu dairenin içine dostlarımı almıştım. Aileme biraz kızgındım, biraz da kırgındım aile olmayı bilmedikleri için. Oysa ben dizilerde görürdüm. Ben daha iyi biliyordum aslında.
Ben bu daireye dostlarımı almıştım onlar en iyi, en güzel, en doğru, en zeki, en tatlı, en güvenilir, kısaca her iyi konuda hep 'en'diler. Ve o en'ler dediler bana: sen sadece bunu yapabilirsin diye...
Ben sadece şiir yazabiliyormuşum. Oysa çocuktuk. Herkes birşeyler söylüyordu. Ama zaten dairenin dışındakileri duymazdım ben. Dairede tek bir kişi fısıltıyla konuşsa benim için devrim olur, kareleşir, üçgenleşirdi dünyam...
Ben şiir yazmaktan başka birşey yapamıyormuşum. Nasıl da kızgın göründüm öyle. Kalktım gittim. Ve ben ilk o günden sonra hep kalkıp gittim. Oysa çocuktuk. Herkes kalıyordu. Müzik hala açıktı. Parti de devam ediyordu. Ama ben gittim ve giderken 'lanet olsun hepsine' diyemedim. Dairem yara aldı. Patlamış balon gibi söndü, elimde kırmızı çirkin bir şey kaldı. Dokununca parmağını içine çeken, parmak uçlarında acılaşan bir 'şey' oldu. Sadece şey oldu: Sadece şiir yazabiliyormuşum. Oysa çocuktuk.
Gitmeyi öğrendim ama hep gitmek istedim aynı zamanda. Şiirlerimin çoğu gitme arzusuyla tutuşturur kendini. Bir çoğu da tarafımdan yakıldı. Tek yapabildiğim şeyi yakmak akıllıca değildi bu yüzden Tema'ya bağışladım kağıtları; ağaç olurlarsa mutlu olurum diye...

Zaman geçti, hep geçer... 'Hala aynı mısın?' diye sordu eski tatlı dairemde olanlardan biri...
Hala aynı mıyım? Hala tek yapabildiğim şiir yazmak mı?
Evet
Oysa biz
Çocuğuz

Gizem Pınar

Sunday, September 28, 2008

Başlık...


Ben bugün gittim
Yollar vardı yürümediğim,
Yanımdan dizi dizi geçmeyen ağaçlar vardı.
Bulutlar vardı tepemde ürkek tavşanlara benzetmediğim...
Dondurmacı vardı birkaç karış ötede;
-'Vanilya, karamel ve kestane lütfen' demediğim...
-'Kestane yok malesef' demediği...
Rüzgar vardı; ıslak bir rüzgar; ben hissetmedim.
Bir çocuk vardı bisikletli; saçları alabildiğine sarı...
Ben şaşırmadım; güneşin altında hala pembeleşmemiş beyaz tenine.
Bir ev vardı solda, sarmaşıklar ikinci kata kadar ulaşmamış,
Ben görmedim.

Ben bugün gittim.
Cebimde cüzdanım yoktu
Olsa da param yoktu; fotoğraflarla doluydu.
Bıraktım onları rüzgara; ıslak ıslak esen rüzgara...
O kadar yoktular ki
...
ben gittim ....


Gizem Pınar